07 Şubat, 2014

Cenk'in Hikayesi

Uyandı. Oda zifiri karanlıktı. Yastığının altındaki çakmağı alıp ateşledi. Bu dar, un çuvallarıyla dolu depoya hiç ışık vurmazdı. Terliklerini giyip üst kata çıktı. Terden sırılsıklam olmuş atletini çıkarıp tezgahın altındaki taburenin üstüne koydu. Sigarasının dumanı gözünü yaktı. Homurtu halinde bir küfür etti. Göz ucuyla ustasına bakarak sokağa çıktı. Temmuzun sıcağı vardı şehirde. Kaşları çatıklaştıran, baş ağrıtan, o kusmuk kokan sıcak... Gökyüzü maviliğini yitirmiş, güneş her yeri kaplamıştı. Sarı bir gökyüzü vardı yukarıda. Önünden bir motosikletli geçti; ardından üstüne -herhalde tüm parfüm şişesini boca etmiş bir kadın. Kesif parfüm kokusu hatırlayamadığı bir anının sıkıntısını getirdi beraberinde. Öğürdü. Mırıldanarak, uzun uzadıya sövdü. Vücudu susuz kalmıştı. Ağzı kupkuruydu. Bir de üstüne içtiği bu sigara ağzını iyice çöplüğe çevirmişti. Esnedi. Diliyle dudaklarını ıslattı. İçeri geçip hamur yapmaya başladı.

Saat öğleden sonra dörde geliyordu. Önündeki un birikintisine “M” harfi çizdi. Hayatına işlemiş belirsizliği düşünüyordu. Hatırlayamadığı ama var olduklarından şüphe duymadığı kötü seçimleri için çok pişmandı. Daha iyi bir hayatı olabilirdi. Hep güçlü olmayı, kusursuz olmayı düşlerdi. Fakat bunu başaramamıştı. Hayatını yıllardır oyalanarak tüketiyor, fırında yıllardır bunun için çalışıyordu. Oyalanmanın onun için değeri büyüktü zira hayatının tatsızlığını başka türlü unutamıyordu. Tatsız bir hayatı vardı ama içinde, bir gün kusursuz, paha biçilemez bir yere erişeceğine dair hiç bitmeyen umudu hep vardı. O yerin nasıl bir şey olacağını bilmiyordu. Sadece inanıyordu. Adlandıramadığı bir şeye karşı doyumsuzluğunu giderecek bir basamak arıyordu.
Depoya indi. On dakika öncesinde çalan telefonunu kontrol edecek hem de mola vermiş olacaktı. Bir sigara yaktı ama fazla oturmadan tezgahın başına döndü. Kıvamı tutturamamıştı; hamur vıcık vıcık olmuştu. Ustasının kendisini gözlediğini fark etti. Biraz un serpip hamuru yoğurmaya başladı. Ramazan ayına üç gün kalmıştı.

-2-

“Or**pu çocuğu!”
Cenk şaşırmış bir halde kendini yokladı. Bu küfrü durduk yere neden ve kime etmişti? Düşündü ama hiçbir şey bulamadı. “İlle de bir sebebi mi olmalı?” diye düşünüp güldü. Mesaisi biterken, ustası, Oruç Ayı’nın yaklaştığını ve daha verimli çalışması gerektiğini söyledi. Bayram fırıncılara bir ay önceden gelirdi ve fırıncılar için bu bayram çok hareketli geçerdi. “Biliyorum. Hadi eyvallah.” deyip sokağa attı kendini. Akşamüstüydü. Sıcak güney rüzgarları terlemiş ensesini yaladı. Kendini bildi bileli bu sıcak coğrafyada fırıncılık yapıyordu. Soğuk diyarlara hep bir özlemi vardı. “Yaşamımı ‘Cehennemde 25 Yıl’ adlı bir filme alsalar ne güzel olurdu.” diye düşündü. Bu hayal hoşuna gitti. Sigarasını yakarken keyifli keyifli güldü. Hava biraz serinlemişti. Zihninden “Ne dünyaymış bırak dönsün dursun. Ele geçmez bir daha böyle fırsat. Sevelim. Sevişelim.” sözleri tekrar ediyordu. Hande Yener’in bu seneki hit şarkısının sözleriydi. Tüm gün fırındaki radyoda en az 6-7 kez çalıyordu. Ana caddeye geldi. Şehrin ışıkları uzaktan çok güzel görünüyordu. Caddede epey zaman geçirdi. Fırına gidip uyumaya niyetlenirken elektrik direğine yapıştırılmış afişi gördü: “5 günlük rüya gibi bir Alanya tatili için arayın.” Afişteki, denizin üstünde paraşütle süzülen adamın suratına baktı. Çok mutlu görünüyordu. Gözleri, en ufak bir tasa kırıntısı olmadan sevinçle ışıldıyordu. Kaygıları olmayan, sakin, huzurlu ve bencil bir şekilde gülümsüyordu. Müthişti. O adamın hissettiklerini hissetmek istiyordu. “Bu, insanı ölümsüz yapar.” diye düşündü. “O anı kesinlikle yaşamalıyım” diye mırıldandı. Ramazana daha dört gün vardı; ustasından izin alıp bu sabah Alanya’ya gidebilir, Ramazan’a da rahatlıkla yetişebilirdi. Adımlarını hızlandırıp fırına doğru yollandı.

Uyandı. Hazırlanırken ustası kendince birtakım öğütlerde bulundu. “Tamam usta. Hadi eyvallah” deyip çıktı. Bu “rüya gibi tatil”e dair beklentileri tavan yapmıştı. “Yeryüzünde bir şey bulamadık belki gökyüzünde buluruz amına koyayım” deyip güldü. Otogara vardığında saat sabahın onuydu. Onbire bilet aldı ve beklemeye başladı. Etrafına bakındı. Bir köpek gölgeliğe yığılmış yatıyor; bir köylü çift ellerindeki tıka basa dolu çuvalları sürükleyerek bir yere gidiyorlar; kıvırcık saçlı, salaş giyimli, kulaklıklarıyla tek başına dikilen bir genç ise telefonuyla meşgul.
Birden geçen yılki Ramazan’da fırının önünde yaşanan ilginç olay geldi aklına. Cenk iftara az bir vakit kala fırının boğucu sıcağından uzaklaşmak için soluk almaya dışarı çıktığında elindeki su şişesini kafaya dikmiş bir halde yolun aşağısına doğru sallana sallana yürüyen bir genci fark etmişti. Genç, yavaş yavaş ilerlerken fırının yanındaki binadan biri, balkondan sarkarak gence ağır küfürler etmişti. Genç şaşırmış ve ürkmüş bir halde oradan koşar adım oradan uzaklaşırken öfkeli kişi uzun süre küfürlerine devam etmiş sonra Cenk’e doğru bağırarak: “Bu piçlere meydan vermeyeceksin aga. Alayını gömeceksin bunların!” demişti.
Anonsla ayıldı; otobüsü gelmişti. Çantasını alıp otobüse bindi. Yaklaşık 4 saat sonra Alanya’ya varacaktı. Bu uzun süreyi nasıl eritecekti bunu düşünmeye başladı. Boş durmayı sevmezdi. Yaptığı önemsiz bir şey de olsa meşgul olmak rahatlatıcıydı. Vakit geçirmek için bir şeyler aradı. Ön koltuğun arkasındaki otobüs firmasının dergisine göz attı. Canı sıkılıyordu. Tekrar geçen seneki olayı düşünmeye başladı. İki tarafı da haksız görüyordu. Genç, muhitteki oruç tutan insanlara aldırmadan sokağın ortasında saygısızca kana kana su içiyordu. Yaptığı hoş değildi ama hoş görülmeyecek kadar da kötü bir şey değildi. Diğer tarafta ise balkondaki adam münasebetsizce, kendisinin haklı olduğundan emin bir şekilde hatalı olduğunu düşündüğü genci küfrederek cezalandırıyordu. Cenk bir an duraksadı ve ruhunun derinliklerinden, kendiliğinden kopan pervasız bir cümle yükseldi: “Allah gibi. Allah da bunun için ceza vereceğini söylüyor.” Bu düşünceyi hemen savuşturup Hande Yener’in şarkısını mırıldanmaya başladı. Cenk müslüman bir ailede büyümüştü; kendisi de haliyle otomatikman(!) müslüman oluyordu. Dini konuların fazla irdelenmemesi gerektiğini düşünürdü. “Önemli olan niyet aga. Niyetin iyi olsun yeter.” derdi hep. Çocukluk zamanlarında arkadaşları tarlalardan erikleri üçer beşer götürürken o sakınırdı. Allah’la özel bir ilişkisi olduğuna inanır kendini diğerlerinden ayrı hissederdi ama bunu hiçbir zaman kendine bile itiraf edemezdi. Bazen bu hissiyat ruhunun derinliklerinde baş gösterir ama hemen silinip giderdi. Kibirden ve kibirli insanlardan nefret ederdi. Bu nedenle özel olduğu hissiyatını kendinden bile gizliyor, ondan kaçıyordu. Bazen de kibirli olmadığını düşünüp sevinir ardından bununla övündüğü için kendinden iğrenirdi. Bu durum bir kısır döngü halini alır; en sonunda kendini farklı şeyler düşünmeye zorlayarak bu yüzleşmeden kaçardı.

Otobüs Alanya’ya varmıştı. Saat beşe geliyordu. Araçtan inip adresini aldığı pansiyona doğru yol almaya başladı. Arayışı çok uzun sürmeden adresi bulabildi. Pansiyonu çok beğendi; sahile yakın gayet iyi bir konumdaydı. Güneş etkisini yitirmişti. Odasına yerleşip biraz kestirdi. Uyandığında saat gece 10’a geliyordu. Bir şeyleri kaçırmış hissederek kendini sokağa attı. Etrafından gelip geçen insanları izledi. Sokaklarda vakit geçirmeyi seviyordu. Zihninden acayip düşünceler gelip geçiyordu. Birden içinden “Hande Yener şu an nerede ve ne yapıyor acaba?” diye düşündü. Önce olası ihtimalleri aklından geçirdi ardından bu ihtimallerden sıkılıp uçuk kaçık senaryolar türetmeye başladı. Hande Yener, arkasında üç dansçısı ile birlikte birden fırına dalıp hamur yapan Usta’ya mini bir konser veriyor. Konser bitiminde Usta ile Hande Yener Türkiye’de pop müziğinin geldiği nokta üzerinde fikir alışverişinde bulunuyorlar. Hande Yener korsan satışlardan, Usta ise klip çekimlerinin özensizliğinden dem vuruyor. Daha sonra detaylıca konuşmak üzere sözleşerek birbirlerinin numaralarını alıp ayrılıyorlar. Komik olurdu diye düşündü ama gülemedi. Pansiyona geçip yatağına uzandı. Yorulmuştu; hemen sızıverdi. Uyuyup uyanıyordu. Rüyasında Hande Yener’i gördü. Etrafı duvar yerine saydam camlarla çevrili bir barda konser veriyordu. Oldukça geniş, tek katlı bu camdan barın etrafında ise “tatminkar insanlardan başkası giremez!” yazılı uyarı levhaları vardı. İçerideki insanlar mutlu ve neşeliydi. Zıplayıp gülüyorlardı. Cenk bara girebilmek için çok uğraştı ama ne bir kapı ne de bir gedik bulabildi. Neyden ve nasıl tatmin olacaktı? Bunun bir yolu var mıydı? İçerideki insanlar bunu nasıl başarıyordu? Şaşkınlıkla içeriyi seyrediyordu. Şarkı arasında sahneye doğru “or**pu çocuğu!” diye bağırdı. Hande Yener göz ucuyla Cenk’e baktı ve hemen ardından diğer şarkı başladı. Rüya etkilemişti. “Bugün onlara ben de katılacağım. Ben de başaracağım.” diye mırıldandı. Saat sabahın dördüydü. Kendini zorladı ve tekrar uyudu.

-3-

Uyandı. Bulutsuz bir Alanya günüydü. Pencereden bir parfüm kokusu geldi. Kuşlar cıvıldıyor, ağaçların hışırtı sesleri içini gıdıklıyordu. Öğleden sonra iki gibi giyinip çıktı. Dolmuşa binip deniz paraşütü yapmayı planladığı yere doğru gitmeye başladı. Araçtan inip sabırsız adımlarla sahile seğirtti. Sahile vardığında yetkili olduğunu belli eden bir adama fiyatları sordu. 8 dakikalık ve 12 dakikalık tarifeler vardı; fiyatlar da gayet makuldü. Ancak canını sıkan bulunduğu çevrenin hiç de afişteki gibi cennetimsi olmayışıydı. Üstüne üstlük tek başına değil bir uzmanla birlikte uçacaktı.
“Ama bu yamaç paraşütü değil ki aga. Uzmanlık gerektirecek bir şey göremiyorum. Beni tekneye bağlayacaksınız. Yeterli hıza ulaşınca kendiliğinden yükseleceğim zaten.”
“Daha önce yaptın mı? Yapmadın değil mi? Gökyüzünde altına sıçan bile gördüm burada. Hahahah. Seni güvende hissettirecek biri lazım.”
Cenk ısrar etmedi ve sırasını beklemeye başladı. İşler hiç istediği, hayal ettiği gibi gitmiyordu ama önemsemiyordu asıl olay gökyüzünde yaşanacaktı. Sabırsızlanıyordu. Bir sigara yaktı. Böyle zamanlarda saniyelerin yavaş aktığını düşünürdü ama hiç de öyle olmadı.
Sırası geldiğinde bulunması gereken yere gitti ve kendisiyle beraber uçacak olan uzmankişiyi beklemeye başladı. “Naber?” dedi tok sesli biri. “Beraber uçacağız. Terliklerini şuraya bırak. Video kaydı almak istiyor musun? Hayır mı? Tamam başlıyoruz. Gel benimle.”
Adamı takip etmeye başladı. Her şey çok ani gelişmişti. “Bu kadar basit mi?” diye düşündü. Afişteki adamı düşündü. O’nun hissettiklerini yaşayabilmek için buradaydı ama şimdiyse yapacağı bu iş, aradan çıkarılması gereken bir eyleme dönüşmüştü sanki. Beraber denize girdiler ve kayışları bellerinden, omuzlarından geçirip kilitlediler. Her şey hazırdı. Cenk oldukça heyecanlıydı. “Şu soldaki kayış biraz sıktı sanki” dedi. Adam aldırmadı; teknedeki şoföre ıslıkla işaret verip hareket etmesi gerektiğine dair gerekli uyarıda bulundu ve tekne hareket etmeye başladı. Kısa sürede yükselmeye başladılar. Cenk’in kalp atışları iyice tempo kazanmıştı. Heyecanını dindirip keyif alması gerektiğini düşündü. Birkaç dakika havada süzülünce heyecanı dindi ve biraz olsun rahatladı. Ancak beklediği hissi yaşayamıyordu. Yoğun, düşünülemez, hayal edilemez bir şeyler bekliyordu ama geçirdiği saniyeler çok yavandı. Kayış belini sıkıyor, arkasındaki adam onu rahatsız ediyordu. En önemlisi ise havalanmadan önce aslında kendisinin de tatmin olamayacağını hissetmiş olmasıydı. İçini büyük bir yenilmişlik ve umutsuzluk kapladı.

Şehrine döndüğünde saat gece yarısını geçiyordu. Fırına gidip deliksiz bir uyku çekti.

 -4-

Uyandı. Ramazan ayının son günüydü. Üst kattaki radyodan yükselen Arapça kelimeler kulağına kadar geliyordu. Terliklerini giyip dışarı çıktı. Sokak taşlarından ateş fışkırıyordu sanki. Güneş her tarafı yakıyordu. Gözlerini yere indirip gelip geçen karıncaları izlemeye başladı. Birden aklına daha önce hiç gitmediği Uludağ düştü. “Bu dünyadan olamayacak kadar güzeldir.” diye mırıldandı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder