Uyandı. Oda zifiri karanlıktı. Yastığının altındaki çakmağı alıp
ateşledi. Bu dar, un çuvallarıyla dolu depoya hiç ışık vurmazdı.
Terliklerini giyip üst kata çıktı. Terden sırılsıklam olmuş atletini
çıkarıp tezgahın altındaki taburenin üstüne koydu. Sigarasının dumanı
gözünü yaktı. Homurtu halinde bir küfür
etti. Göz ucuyla ustasına bakarak sokağa çıktı. Temmuzun sıcağı vardı
şehirde. Kaşları çatıklaştıran, baş ağrıtan, o kusmuk kokan sıcak...
Gökyüzü maviliğini yitirmiş, güneş her yeri kaplamıştı. Sarı bir gökyüzü vardı yukarıda. Önünden bir motosikletli geçti; ardından üstüne -herhalde tüm parfüm şişesini boca etmiş bir kadın. Kesif parfüm kokusu hatırlayamadığı bir anının sıkıntısını getirdi beraberinde. Öğürdü. Mırıldanarak, uzun uzadıya sövdü. Vücudu susuz kalmıştı. Ağzı kupkuruydu. Bir
de üstüne içtiği bu sigara ağzını iyice çöplüğe çevirmişti. Esnedi.
Diliyle dudaklarını ıslattı. İçeri geçip hamur yapmaya başladı.
Saat
öğleden sonra dörde geliyordu. Önündeki un birikintisine “M” harfi
çizdi. Hayatına işlemiş belirsizliği düşünüyordu. Hatırlayamadığı ama
var olduklarından şüphe duymadığı kötü seçimleri için çok pişmandı. Daha
iyi bir hayatı olabilirdi. Hep güçlü
olmayı, kusursuz olmayı düşlerdi. Fakat bunu başaramamıştı. Hayatını
yıllardır oyalanarak tüketiyor, fırında yıllardır bunun için
çalışıyordu. Oyalanmanın onun için değeri büyüktü zira hayatının
tatsızlığını başka türlü unutamıyordu. Tatsız bir hayatı vardı ama içinde, bir gün kusursuz, paha biçilemez bir yere erişeceğine dair hiç bitmeyen umudu hep vardı. O yerin nasıl bir şey olacağını bilmiyordu. Sadece inanıyordu. Adlandıramadığı bir şeye karşı doyumsuzluğunu giderecek bir basamak arıyordu.
Depoya indi. On dakika öncesinde çalan telefonunu kontrol edecek hem de mola vermiş olacaktı. Bir
sigara yaktı ama fazla oturmadan tezgahın başına döndü. Kıvamı
tutturamamıştı; hamur vıcık vıcık olmuştu. Ustasının kendisini
gözlediğini fark etti. Biraz un serpip hamuru yoğurmaya başladı. Ramazan
ayına üç gün kalmıştı.
-2-
“Or**pu çocuğu!”
Cenk şaşırmış bir halde kendini yokladı. Bu küfrü durduk yere neden ve kime etmişti? Düşündü ama hiçbir şey bulamadı. “İlle de bir
sebebi mi olmalı?” diye düşünüp güldü. Mesaisi biterken, ustası, Oruç
Ayı’nın yaklaştığını ve daha verimli çalışması gerektiğini söyledi.
Bayram fırıncılara bir ay önceden gelirdi
ve fırıncılar için bu bayram çok hareketli geçerdi. “Biliyorum. Hadi
eyvallah.” deyip sokağa attı kendini. Akşamüstüydü. Sıcak güney
rüzgarları terlemiş ensesini yaladı. Kendini bildi bileli bu sıcak
coğrafyada fırıncılık yapıyordu. Soğuk diyarlara hep bir özlemi vardı. “Yaşamımı ‘Cehennemde 25 Yıl’ adlı bir
filme alsalar ne güzel olurdu.” diye düşündü. Bu hayal hoşuna gitti.
Sigarasını yakarken keyifli keyifli güldü. Hava biraz serinlemişti.
Zihninden “Ne dünyaymış bırak dönsün dursun. Ele geçmez bir
daha böyle fırsat. Sevelim. Sevişelim.” sözleri tekrar ediyordu. Hande
Yener’in bu seneki hit şarkısının sözleriydi. Tüm gün fırındaki radyoda
en az 6-7 kez çalıyordu. Ana caddeye geldi. Şehrin ışıkları uzaktan çok
güzel görünüyordu. Caddede epey zaman geçirdi. Fırına gidip uyumaya
niyetlenirken elektrik direğine yapıştırılmış afişi gördü: “5 günlük
rüya gibi bir Alanya tatili için arayın.”
Afişteki, denizin üstünde paraşütle süzülen adamın suratına baktı. Çok
mutlu görünüyordu. Gözleri, en ufak bir tasa kırıntısı olmadan sevinçle ışıldıyordu. Kaygıları olmayan, sakin, huzurlu ve bencil bir
şekilde gülümsüyordu. Müthişti. O adamın hissettiklerini hissetmek
istiyordu. “Bu, insanı ölümsüz yapar.” diye düşündü. “O anı kesinlikle
yaşamalıyım” diye mırıldandı. Ramazana daha dört gün vardı; ustasından
izin alıp bu sabah Alanya’ya gidebilir, Ramazan’a da rahatlıkla
yetişebilirdi. Adımlarını hızlandırıp fırına doğru yollandı.
Uyandı.
Hazırlanırken ustası kendince birtakım öğütlerde bulundu. “Tamam usta.
Hadi eyvallah” deyip çıktı. Bu “rüya gibi tatil”e dair beklentileri
tavan yapmıştı. “Yeryüzünde bir şey
bulamadık belki gökyüzünde buluruz amına koyayım” deyip güldü. Otogara
vardığında saat sabahın onuydu. Onbire bilet aldı ve beklemeye başladı.
Etrafına bakındı. Bir köpek gölgeliğe yığılmış yatıyor; bir köylü çift ellerindeki tıka basa dolu çuvalları sürükleyerek bir yere gidiyorlar; kıvırcık saçlı, salaş giyimli, kulaklıklarıyla tek başına dikilen bir genç ise telefonuyla meşgul.
Birden geçen yılki Ramazan’da fırının önünde yaşanan ilginç olay geldi aklına. Cenk iftara az bir vakit kala fırının boğucu sıcağından uzaklaşmak için soluk almaya dışarı çıktığında elindeki su şişesini kafaya dikmiş bir halde yolun aşağısına doğru sallana sallana yürüyen bir
genci fark etmişti. Genç, yavaş yavaş ilerlerken fırının yanındaki binadan
biri, balkondan sarkarak gence ağır küfürler etmişti. Genç şaşırmış ve ürkmüş bir halde oradan
koşar adım oradan uzaklaşırken öfkeli kişi uzun süre
küfürlerine devam etmiş sonra Cenk’e doğru bağırarak: “Bu piçlere meydan
vermeyeceksin aga. Alayını gömeceksin bunların!” demişti.
Anonsla
ayıldı; otobüsü gelmişti. Çantasını alıp otobüse bindi. Yaklaşık 4 saat
sonra Alanya’ya varacaktı. Bu uzun süreyi nasıl eritecekti bunu
düşünmeye başladı. Boş durmayı sevmezdi. Yaptığı önemsiz bir şey de olsa meşgul olmak rahatlatıcıydı. Vakit geçirmek için bir
şeyler aradı. Ön koltuğun arkasındaki otobüs firmasının dergisine göz
attı. Canı sıkılıyordu. Tekrar geçen seneki olayı düşünmeye başladı. İki
tarafı da haksız görüyordu. Genç, muhitteki oruç tutan insanlara
aldırmadan sokağın ortasında saygısızca kana kana su içiyordu. Yaptığı
hoş değildi ama hoş görülmeyecek kadar da kötü bir şey değildi. Diğer tarafta ise balkondaki adam münasebetsizce, kendisinin haklı olduğundan emin bir şekilde hatalı olduğunu düşündüğü genci küfrederek cezalandırıyordu. Cenk bir an duraksadı ve ruhunun derinliklerinden, kendiliğinden kopan pervasız bir
cümle yükseldi: “Allah gibi. Allah da bunun için ceza vereceğini
söylüyor.” Bu düşünceyi hemen savuşturup Hande Yener’in şarkısını
mırıldanmaya başladı. Cenk müslüman bir
ailede büyümüştü; kendisi de haliyle otomatikman(!) müslüman oluyordu. Dini
konuların fazla irdelenmemesi gerektiğini düşünürdü. “Önemli olan niyet
aga. Niyetin iyi olsun yeter.” derdi hep. Çocukluk zamanlarında
arkadaşları tarlalardan erikleri üçer beşer götürürken o sakınırdı.
Allah’la özel bir ilişkisi olduğuna inanır kendini diğerlerinden ayrı hissederdi ama bunu hiçbir
zaman kendine bile itiraf edemezdi. Bazen bu hissiyat ruhunun
derinliklerinde baş gösterir ama hemen silinip giderdi. Kibirden ve
kibirli insanlardan nefret ederdi. Bu nedenle özel olduğu hissiyatını
kendinden bile gizliyor, ondan kaçıyordu. Bazen de kibirli olmadığını
düşünüp sevinir ardından bununla övündüğü için kendinden iğrenirdi. Bu
durum bir kısır döngü halini alır; en sonunda kendini farklı şeyler düşünmeye zorlayarak bu yüzleşmeden kaçardı.
Otobüs
Alanya’ya varmıştı. Saat beşe geliyordu. Araçtan inip adresini aldığı
pansiyona doğru yol almaya başladı. Arayışı çok uzun sürmeden adresi
bulabildi. Pansiyonu çok beğendi; sahile yakın gayet iyi bir konumdaydı. Güneş etkisini yitirmişti. Odasına yerleşip biraz kestirdi. Uyandığında saat gece 10’a geliyordu. Bir
şeyleri kaçırmış hissederek kendini sokağa attı. Etrafından gelip geçen
insanları izledi. Sokaklarda vakit geçirmeyi seviyordu. Zihninden
acayip düşünceler gelip geçiyordu. Birden içinden “Hande Yener şu an
nerede ve ne yapıyor acaba?” diye düşündü. Önce olası ihtimalleri
aklından geçirdi ardından bu ihtimallerden sıkılıp uçuk kaçık senaryolar
türetmeye başladı. Hande Yener, arkasında üç dansçısı ile birlikte
birden fırına dalıp hamur yapan Usta’ya mini bir
konser veriyor. Konser bitiminde Usta ile Hande Yener Türkiye’de pop
müziğinin geldiği nokta üzerinde fikir alışverişinde bulunuyorlar. Hande
Yener korsan satışlardan, Usta ise klip çekimlerinin özensizliğinden
dem vuruyor. Daha sonra detaylıca konuşmak üzere sözleşerek
birbirlerinin numaralarını alıp ayrılıyorlar. Komik olurdu diye düşündü
ama gülemedi. Pansiyona geçip yatağına uzandı. Yorulmuştu; hemen
sızıverdi. Uyuyup uyanıyordu. Rüyasında Hande Yener’i gördü. Etrafı
duvar yerine saydam camlarla çevrili bir
barda konser veriyordu. Oldukça geniş, tek katlı bu camdan barın
etrafında ise “tatminkar insanlardan başkası giremez!” yazılı uyarı
levhaları vardı. İçerideki insanlar mutlu ve neşeliydi. Zıplayıp
gülüyorlardı. Cenk bara girebilmek için çok uğraştı ama ne bir kapı ne de bir gedik bulabildi. Neyden ve nasıl tatmin olacaktı? Bunun bir
yolu var mıydı? İçerideki insanlar bunu nasıl başarıyordu? Şaşkınlıkla
içeriyi seyrediyordu. Şarkı arasında sahneye doğru “or**pu çocuğu!” diye
bağırdı. Hande Yener göz ucuyla Cenk’e baktı ve hemen ardından diğer
şarkı başladı. Rüya etkilemişti. “Bugün onlara ben de katılacağım. Ben
de başaracağım.” diye mırıldandı. Saat sabahın dördüydü. Kendini zorladı
ve tekrar uyudu.
-3-
Uyandı. Bulutsuz bir Alanya günüydü. Pencereden bir
parfüm kokusu geldi. Kuşlar cıvıldıyor, ağaçların hışırtı sesleri içini
gıdıklıyordu. Öğleden sonra iki gibi giyinip çıktı. Dolmuşa binip deniz
paraşütü yapmayı planladığı yere doğru gitmeye başladı. Araçtan inip
sabırsız adımlarla sahile seğirtti. Sahile vardığında yetkili olduğunu
belli eden bir adama fiyatları sordu. 8
dakikalık ve 12 dakikalık tarifeler vardı; fiyatlar da gayet makuldü.
Ancak canını sıkan bulunduğu çevrenin hiç de afişteki gibi cennetimsi
olmayışıydı. Üstüne üstlük tek başına değil bir uzmanla birlikte uçacaktı.
“Ama bu yamaç paraşütü değil ki aga. Uzmanlık gerektirecek bir şey göremiyorum. Beni tekneye bağlayacaksınız. Yeterli hıza ulaşınca kendiliğinden yükseleceğim zaten.”
“Daha
önce yaptın mı? Yapmadın değil mi? Gökyüzünde altına sıçan bile gördüm
burada. Hahahah. Seni güvende hissettirecek biri lazım.”
Cenk ısrar
etmedi ve sırasını beklemeye başladı. İşler hiç istediği, hayal ettiği
gibi gitmiyordu ama önemsemiyordu asıl olay gökyüzünde yaşanacaktı.
Sabırsızlanıyordu. Bir sigara yaktı. Böyle zamanlarda saniyelerin yavaş aktığını düşünürdü ama hiç de öyle olmadı.
Sırası
geldiğinde bulunması gereken yere gitti ve kendisiyle beraber uçacak
olan uzmankişiyi beklemeye başladı. “Naber?” dedi tok sesli biri.
“Beraber uçacağız. Terliklerini şuraya bırak. Video kaydı almak istiyor
musun? Hayır mı? Tamam başlıyoruz. Gel benimle.”
Adamı takip etmeye
başladı. Her şey çok ani gelişmişti. “Bu kadar basit mi?” diye düşündü.
Afişteki adamı düşündü. O’nun hissettiklerini yaşayabilmek için
buradaydı ama şimdiyse yapacağı bu iş, aradan çıkarılması gereken bir
eyleme dönüşmüştü sanki. Beraber denize girdiler ve kayışları
bellerinden, omuzlarından geçirip kilitlediler. Her şey hazırdı. Cenk
oldukça heyecanlıydı. “Şu soldaki kayış biraz sıktı sanki” dedi. Adam
aldırmadı; teknedeki şoföre ıslıkla işaret verip hareket etmesi
gerektiğine dair gerekli uyarıda bulundu ve tekne hareket etmeye
başladı. Kısa sürede yükselmeye başladılar. Cenk’in kalp atışları iyice
tempo kazanmıştı. Heyecanını dindirip keyif alması gerektiğini düşündü.
Birkaç dakika havada süzülünce heyecanı dindi ve biraz olsun rahatladı.
Ancak beklediği hissi yaşayamıyordu. Yoğun, düşünülemez, hayal edilemez bir
şeyler bekliyordu ama geçirdiği saniyeler çok yavandı. Kayış belini
sıkıyor, arkasındaki adam onu rahatsız ediyordu. En önemlisi ise
havalanmadan önce aslında kendisinin de tatmin olamayacağını hissetmiş
olmasıydı. İçini büyük bir yenilmişlik ve umutsuzluk kapladı.
Şehrine döndüğünde saat gece yarısını geçiyordu. Fırına gidip deliksiz bir uyku çekti.
-4-
Uyandı.
Ramazan ayının son günüydü. Üst kattaki radyodan yükselen Arapça
kelimeler kulağına kadar geliyordu. Terliklerini giyip dışarı çıktı. Sokak
taşlarından ateş fışkırıyordu sanki. Güneş her tarafı yakıyordu.
Gözlerini yere indirip gelip geçen karıncaları izlemeye başladı. Birden
aklına daha önce hiç gitmediği Uludağ düştü. “Bu dünyadan olamayacak
kadar güzeldir.” diye mırıldandı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder